Adem-i Merkeziyetçilik
Adem-i Merkeziyetçilik Mahalli idarelere geniş yetkiler tanıyan ve İkinci Meşrutiyet'ten sonra Prens Sabahaddin’in Türk yönetim sisteminde uygulanmasını öneri ettiği ve savunduğu prensip. Merkeziyetçi yönetim prensibinin zıddı. Ortaçağ Avrupası'nda feodal düzenin ortak özelliklerinin değişmesinden sonra gittikçe güçlenen merkezi idareler geniş kamu kitlelerine hükmetmeye başladı. Yerel idarecilerin ve kilisenin hükümranlık yetkileri kısıldı. Devlet idaresine tamamen merkeziyetçilik yargıç olup güçlü bir devlet otoritesi ortaya çıktı. Bunun yanında halkın yerel problemlerinin tespiti için bölge temsilci meclisleri veya bölge temsilcileri teşkil edildi. Osmanlı Devleti'nde de sancak beylerine valilere ve kadılara geniş yetkiler verildi. Kadılar ilmiye sistemine göre tayinle gelen yerel idarecilerdi. Kadıların veya yardımcı personelin yöre halkı tarafından seçilmesi veya denetlenmesi söz konusu değildi. Ancak ekonomik işlerde kolluk görevinin yerine getirilmesinde mali işlemlerin yürütülmesinde kadılar halkın ve esnafın temsilcisi sayılan kimselere başvurduğu takdirde bunlar kendilerine yardımcı olurlardı. Tanzimat devrine kadar geniş manâda adem-i merkeziyet prensibine uyulmamakla birlikte yerel idarecilere geniş yetkiler verilmesi Osmanlı Devletinde tamamen merkeziyetçi bir idarenin söz konusu olmadığını ortaya koymaktadır. Tanzimat döneminde her sahada olduğu gibi devletin idari yapısında da bazı değişiklikler yapılmasına ihtiyaç duyuldu. Tanzimat Fermanı'yla gayrimüslim vatandaşlara Müslümanlardan daha geniş haklar verildi. Osmanlı Devletinin parçalanmasını ve yıkılmasını isteyen Avrupa devletlerinin destek ve teşvikiyle gayrimüslim vatandaşlar yerel idarelerde söz sahibi olmak istediler. Onların istekleri doğrultusunda bazı yerel muhassıllık meclisleri kuruldu. Fakat kısa bir müddet içinde bu uygulamadan vazgeçildi. Batılı devletler Tanzimat ve Islahat fermanlarında gayrimüslimler için vaad edilen reformların uygulanması ve merkeziyetçi sistemin terk edilmesi konusunda Babıali’ye yani Osmanlı hükümetine baskılarını arttırdılar. Batılı devletlerin baskılarıyla hazırlanan 9 Haziran 1861 tarihli Lübnan Nizamnamesi adem-i merkeziyetçiliğe doğru gidişin ilk müşahhas örneği oldu. Dini ve etnik çatışmaların hüküm sürdüğü Lübnan’da cemaatlerin yönetime eşit ağırlıkta katılmaları sağlandı. Bu doğrultuda bütün Osmanlı İmparatorluğunu içine alacak idari yapının yeniden düzenlenmesi hususunda iki farklı görüş ortaya çıktı. Bir kısmı sınırları genişletilmiş il ve livalara mali ve idari yetkiler verilmesini savunurken bir kısmı adem-i merkeziyet prensibini Osmanlı tebaasının bölünmüş olması dolayısıyla mahzurlu buldular. Bu tartışmalar sonunda hazırlanan 1864 tarihli Il Nizamnamesi Fransız department sistemini andıran bir hüviyete sahipti. Merkeziyetçiliği ve adem-i merkeziyetçiliği bir denge içinde uygulamayı hedef saha 1864 nizamnamesi 22 Ocak 1871 tarihli İdare-i Umumiye-i Vilayat Nizamnamesi'nde merkeziyetçiliğin ağır basması yönünde değiştirildi. Nizamname hükümlerine göre il sancaklara sancaklar kazalara kazalar da karyelere (köylere) ayrılıyordu. Il merkezinde valinin başkanlığında toplanan bir il yönetim meclisi kazalarda da kaza yönetim meclisi vardı. Yargıç mektupçu defterdar hariciye memuru müftü ve gayrimüslim ruhani başkan meclislerin doğal üyeleriydi. Ayrıca meclislerde halkın seçtiği iki Müslüman iki gayrimüslim dört üye daha vardı. Bazı vilayetlerde Avrupa devletlerinin destek ve müdahalesiyle yarı bağımsız bir statü uygulandı. Umumi il sisteminin dışında kalan Yemen Hicaz ve Mısır gibi yerler yerel hanedanlar tarafından yönetim edildi. Osmanlı merkezi idaresi burada sadece asayişi temin etmekle meşgul oldu. Avrupa devletlerinin Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak emeline dayanan gayrimüslim unsurları tahrik ve teşvik ederek ve Osmanlı hükümetine baskı yaparak kurdukları adem-i merkeziyetçi idareler kısa zamanda merkezi devlet otoritesini zayıflattı. Bu sebeple merkeziyetçi idareye yönelik bazı reformcu uygulamalara gidildi. Birinci Meşrutiyet'ten sonra Osmanlı ülkesinin parçalanmasını önlemek isteyen Sultan İkinci Abdülhamid Han daha çok merkeziyetçi bir yönetim tarzını uygulamaya çalıştı. Onun devlet ve milletin faydasına olarak aldığı kararlara karşı çıkan bazı kimseler Avrupa’ya kaçarak adem-i merkeziyetçi bir yönetim tarzını hararetle savundular. Avrupa devletlerinden destek gören bu kimseler çıkardıkları gazeteler ve dergilerle Osmanlı Devletinin aleyhinde bulundular. Bunlardan birisi de Damad Mahmud Celaleddin Paşanın oğlu Prens Sabahattin’dir. Fransız yazarı Edmond Domolins’in fikirlerinden etkilenen Prens Sabahattin Jön Türkler hareketinin önde gelenlerinden oldu. 1902 Paris Kongresinde Jön Türkler ikiye ayrıldılar. Bir kısmı Ahmed Rıza’nın bir kısmı ise Prens Sabahattin’in etrafında toplandılar. Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti adıyla bir cemiyet kurdular. Avrupa devletlerinin teşvik ve destekleriyle Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan Devletiyle tekrar o devirde Osmanlı Devletinin hakimiyeti altında bulunan İşkodra Yanya ve Kosova gibi vilayetlerden meydana gelen müstakil bir Arnavutluk Devletinin kurulmasını ve çeşitli unsurlara muhtariyet ve bağımsızlık verilmesini savundular. 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet'in ilanından sonra yurda dönen Prens Sabahattin ve arkadaşları çeşitli gazetelerde adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsi fikirlerini neşrettiler ve kendilerine taraftar topladılar. Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyetçi görüşlerini benimseyen gençler Nesl-i Cedid Kulübünü kurdular. Daha sonra İttihat ve Terakki Fırkasına muhalif olarak kurulan çeşitli unsurları bünyesinde toplayan Hürriyet ve İtilaf Fırkası da Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsi fikirlerini savundu. Prens Sabahattin’in savunduğu adem-i merkeziyet prensibine göre; “Her şeyi devletten bekleyen Osmanlı toplumunun gelişebilmesi için ferdiyetçi bir yapıya geçmesi gereklidir. Adem-i merkeziyetçilik ferdiyetçi yapıya geçilirken devlet düzeninin yenilenmesinde esas ilke olacaktır. Yeni yetişecek burjuva sınıfının teşebbüsçülüğünü engellemeyecek bir yönetim biçimi ancak İngiliz ve Amerikan örneğine müsait bir adem-i merkeziyet modeli olabilir. Buna göre yapılacak ıslahatla bütün tebaayı içine saha bir adem-i merkeziyet uygulanmalıdır. Seçimle istikbal belediye meclisi üyeleri yerel idarede söz sahibi olmalıdır. Il meclislerinde azınlıklar nüfusları oranında temsil edilmeli Osmanlı tebaası arasında imtiyazlı hiçbir öbek bulunmamalıdır. Jandarma teşkilatında her azınlık nüfusu oranında yer almalıdır. Yalnız vali mutasarrıf defterdar ve mahkeme reisleri merkezi yönetim tarafından tayin edilmelidir.” Prens Sabahattin’e göre; “Bir toplumun bir devletin temelini fertler teşkil eder. Toplumu kuran ona varlık bütünlüğü ve yaşama gücü kazandıran birey olduğu için sosyolojinin işe fertleri ele alarak başlaması gerekir. Birey cemiyet için değil; cemiyet birey içindir. Devletin yönetim biçiminin değiştirilmesiyle yenileşme ve reform olmaz. Reform ancak birey hayatının gelişimini durduran özel teşebbüsü önleyen kurumların değiştirilmesi yenilerinin kurulmasıyla olur. Türkiye’de yapılması gereken en önemli yenilik eğitim ve öğretim düzeninde olmalıdır.” Osmanlı Devletindeki geleneksel teşkilatlanmayı çağdaş gelişmeye ayak uyduramamanın sebebi olarak gören ve eskiye ait değerleri inkâra yönelen Prens Sabahattin’in ilk bakışta parlak görünen adem-i merkeziyetçi fikirlerinin bazılarının uygulanması bile Osmanlı Devletinin parçalanmasına ve yıkılmasına neden olmuştur. Cumhuriyet döneminde 1921 Anayasasının 11-14. maddeleri vilayetlere muhtariyet ve manevi şahsiyet (tüzel kişilik) bağışladı. Il şuralarına da yerel konularda yetkiler verdi. Vali TBMM’nin temsilcisi olarak devletin işlerini görecekti. 1924 Anayasasında bu hükümlere ve benzerlerine yer verilmedi. Yerel idarelerle ilgili düzenlemeler ise büyük ölçüde iktidara gelen siyasi partilerin tutumuna bağlı kaldı.
|