![]() |
![]() |
#1
|
|||
|
|||
![]()
2005 yılından benim seçtiğim filmler
Stephen King, 2005 yılında kendisini en çok etkileyen filmleri seçmiş. Çoğunu biz de izledik. İzlemediklerimiz de yakında gösterimde olacak. 2005 gişe geliri açısından çok kötü bir yıl oldu. Dergiler de filmlerin giderek düşen hasılatlarını sinema salonlarında filmden önce gösterilen reklamların süresinin uzun tutulmasından, ev sinema sistemlerinin popülaritesine kadar uzanan geniş bir yelpazede değerlendirdiler. Ben de, televizyon dizilerinin (mesela Lost, Desperate Housewives, vs.) artan kalitesine dikkat çektim. Bir başka olasılık daha var: Bu yılın en iyi filmlerinden birçoğu gerçekten de moral bozucuydu. Aşağıda benim, kabul ediyorum hafif egzantrik, listem var. Her zamanki gibi, listemi okurken, sakın benim bir tüketici olduğumu unutmayın. Patlamış mısır sırasında bekleyen 'hıyar'lardan biriyim ben de. Maine'de yaşadığım için de daha az 'sanatsal' film izleyebiliyorum. Ancak bu yıl New York'ta neredeyse bir ay geçirdim böylece de listemdeki filmleri izleme olanağım oldu... ve hayır, King Kong'a yetişemedim. Bunun için kafamı ütülemeyin. 10. The Jacket / Çıldırış: Adrien Brody, bir polisi öldürmekle suçlanan Körfez Savaşı gazisi rolünde. New England'ın cehennemden çıkma akıl hastanesinde kalıyor ve vakit yolculuğu da diyebileceğimiz krizler geçiriyor. 2005'in en iyi oyunculuklarından biri. 9. The Devil's Rejects / Vahşet Çetesi: Geçen yazın özenle hazırlanmış TV yemekleri arasında Kaptan Spaulding isimli katil bir palyaço önderliğindeki sapık zombileri anlatan bu film, iç açıcı bir kartpostal gibiydi. Hiçbir toplumsal değeri olmayan, berbat '70'ler filmi ışıltısı taşıyan bu film, Quentin Tarantino'nun o aptal Kill Bill'leri çekerken asıl yapmak istediği şeydi herhalde. 8. Cinderella Man: Kütüphanede Clint'in Million Dollar Baby'sinin yanına konabilecek bu Ron Howard filminde Russell Crowe yumruklarıyla yolunu çizerken Renee Zellweger da parlıyordu. 7. The Constant Gardener: John le Carre tarzı karmaşık romanlardan pek iyi film olmaz. Ancak, karısının öldürülmesinin dibine kadar gitmeye kararlı olan kendi halinde bürokrat rolündeki Ralph Fiennes, bu filmi parlatmış. 6. War of the Worlds / Dünyalar Savaşı: Işıldayan oyunculuklar (Cruise, Fanning) ve şairane bir yönetim (Spielberg). Özel efektlere laf yok ama belki de olmalı. Bu filmi yılın en iyi patlamış mısır filmi yapan ise bir an için bile sıradan halkın bakış açısını gözden kaçırmayan, ne bir generali ne de Başkan'ı tek bir kez bile göstermeyen, Josh Friedmann ile David Koepp imzalı senaryosu. 5. Crash / Çarpışma: Günümüz Los Angeles'ında geçen, mükemmel biçimde dramatize edilmiş bir ırk ve sınıf incelemesi. Paul Haggis için de bir zafer. Çok geniş bir yıldız kadrosu olup da (Don Cheadle, Matt Dillon, Sandra Bullock, Terrence Howard, vs.) gerçekten başarılı olan iyi bir film. Bunun en büyük nedeni de, mizah anlayışı ve ümit barındırması. Bu yıl o kadar nadirdi ki, bu. 4. Good Night and Good Luck: Evet, doğal ki, Twilight Zone'un bir bölümü gibi görünüyor ilk bakışta ama David Strathairn, Frank Langella ve George Clooney'nin oyunculukları tam beyazperdeye göre. Bir de doğal konusu, politik baskıya karşılık özgür basın, hiç bu kadar gündeme denk düşmemişti. 3. Downfall / Çöküş: Hitler'in son günleri hakkındaki bu Alman filmini izlemek, farelerin su boruları içinde boğulmasını izlemek gibi ama son köşeye sıkıştıklarında bile politikacıların bile isteyerek seçtikleri o körlük hali bu hikâyeyi anlatmaya değer kılıyor. Bazıları, Bruno Ganz'ın oyunculuğuyla Hitler'e insani bir yan katmasından rahatsız olmuş ama bu hikâyeyi bu kadar dehşet verici yapan da tam bu işte. 2. Capote: 'Edebiyat dışı romanı' In Cold Blood'ın araştırma sürecindeki Truman Capote'yi canlandıran Philip Seymour Hoffman'ın Oscar kazanacağını tahmin ediyorum. Hak ediyor. Capote, aynı zamanda 'Bu yılki filmlerde ne eksikti?' sorusunun ilk cevabı: Dâhi, iğrenç, sömürücü ve taş kalpli bir ****in hikâyesini, ilim adamlarının mikroskop camındaki mikropları izlediği gibi izlediğimiz muhteşem bir film. Katiller Smith ve Hickock bile son kertede daha sempatik kalıyorlar. Bu selülitten mamul sürüngen Amerika'nın tam kalbindeki sinema komplekslerinde gösterime girdiği vakit acep hiç izleyeni olacak mı? Merak ediyorum. Ben sevdim ama tam da sevdiğim için kendimi hiç sevmedim. 1. The Squid and the Whale: 'Bu yılki filmlerde ne eksikti?' sorusunun ikinci cevabı: Bu film de başka bir yazar hakkında; bu seferki, çocuklarının kalbini ve akıl sağlığını tuzla buz eden, egosuyla yönetilen bir canavar. Orta Amerika'da asla borusu ötmeyecek. Film, belki de ne yazık ki, Capote'den bile daha iyi. Canavarı Jeff Daniels oynuyor. Muhteşem. Laura Linney, canavarın karısını oynuyor. O da öyle. Adam, çocuklarının kendisini masa tenisinde yenmesine bile tahammül edemiyor; karı koca boşandıktan sonra kadın küçük oğlunun tenis hocasıyla bir ilişkiye giriyor. Tadından yenmez. İzlemeye zor dayanabildim ama böyle yaratıcı insanların hayatını çok gördüm ve ne yazık ki her sahne gerçekti. En sonunda ufacık bir ümit kırıntısı bile var ama bu gerçekten de kapkaranlık bir iş. Kaynak: e-kolay.net |