Atatürkün Anıları Performans Ödevi
Atatürk'ün Anıları Performans Ödevi İZMİR SUİKASTI İzmir'de hazırlanan o alçakça suikastın sonuçsuz kalmasından sonra bir gün bize şu olayı anlatmıştı: —Ziya Hurşit'in beni öldürmeye memur ettiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunların birisini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum: — Sen Mustafa Kemal'i öldürecekmişsin, öyle mi? — Evet, dedi. Ben yine sordum: — Mustafa Kemal ne yapmıştı ki onu öldürecektin? — Fena bir adammış o. Memlekete çok fenalık yapmış. Sonra bize onu öldürmek için nakit da vereceklerdi. — Sen Mustafa Kemal'i tanıyor musun? — Hayır. — O halde tanımadığın bir adamı nasıl öldürecektin? — Geçerken işaret edecekler, Mustafa Kemal işte budur, diyeceklerdi. Biz de öldürecektik. O vakit cebimdeki tabancayı çıkararak kendisine uzattım: — Mustafa Kemal benim, haydi al eline tabancayı, öldür, dedim. Herif benden bu karşılığı alınca yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir süre şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra diz üstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. GÖMÜLECEĞİ YER Atatürk'ün gömüleceği yer ve toprak: O'nun kabri Ankara'da olacaktır. Ama bu şehrin neresinde? Çünkü O' nun en son güçlü isteği bir an önce Ankara'ya dönebilmekti. Biri Büyük Millet Meclisi'nden İstasyon'a inen cadde üzerindeki yuvarlak yer, diğeri Çankaya'daki yeni köşkün mermer havuzu. Bu yerler şu nedenle konuşulmuştur: Bir akşam Atatürk'ün etrafında toplananlar arasında, O'nun ölümlü oluşu üzerinde durulmuş ve özellikle kendisi 1926 suikast girişiminden sonra söylediği cümleyi yine etmişti. "Benim naçiz vücudum bir gün elbette toprak olacaktır. Ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." dedikten sonra "Milletim beni istediği yerde yatırsın, kafi ki beni unutmasın," demişti. Meclisin altındaki yuvarlak yeri ortaya atan kişiye ise, "iyi ve kalabalık bir yer, ama ben böyle bir arzumu milletime vasiyet edemem". Ancak, yine o akşam ileri sürülen bir fikrin kendisini çok duygulandırdığını, bugün bile hatırlıyorum. Memleketin bütün sınır boylarından getirilecek toprak üzerinde yatmak. Recep Peker, hararetle bu fikrin sembolik savunmasını yapmıştı. Atatürk, böyle bir fikrin uygulanmasından ancak, ölümlü vücudu için hoşlanacağını ve gurur duyacağını anlatırken bana bakarak: "Bunu unutma!" demişti. ASKERLE GÜREŞ Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu: — Sen güreş bilir misin? Yanındakilerden en güçlü görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her vakit üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı. Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu: — Haydi, bir de benimle güreş! Katıksız ve pak Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı: —“Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?" Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı. ALÇAK GÖNÜLLÜ Atatürk'ü, 1938 Gençlik ve Spor Bayramı günü, son defa, 19 Mayıs Stadyumu'nda gördüm. Şeref tribünü kapısında -o vakit küçük bir çocuk olan kızıma- o günün anısı olan rozetini taktırmayarak bir şeyler söylüyordu. Zayıf ve yorgundu. Kızımdan Atatürk'ün kendisine neler söylediğini sordum: — Rozette resmim varmış, nasıl takarım? dedi. Zeki ve alçakgönüllü Atatürk rozetteki resmi görmüştü. Bu, O'nun stadyuma ilk ve son gelişi, sanki gençliğe vedası oldu. BENİM ADIM ATA DEĞİL Atatürk'ün sinirlendiği önemli bir nokta vardı. Gazetelerde, kendisine "Ata" denildiğini okudukça şöyle dedi: — Benim adım Ata değil, Atatürk'tür! Bazı gazeteler sebep böyle yazarlar? İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI Hastalığının ilerlemiş zamanında: “Hatta bir gün, bizim önümüzde bazı siyasi sorunlara değinip Romanya’ da yapılan hükümet değişmesinden söz ederken, bir patriğin işbaşına gelmiş olmasından hayret duyduğumu söyledim. Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı’nın da yaklaşmakta olduğunu anıştırarak dedi ki: - “Bir savaş çıktığı takdirde, kanımca yansız kalmalıyız. O vakit birçok fırtınalar kopacak. Devlet gemisini gayet ustaca yöneterek işin içinden sıyrılmaya çalışılmalıdır.” dedi. MUTSUZ LİDER Bir akşam sofrasının hararetli bir döneminde Mustafa Kemal, kişisel özgürlüğünün birçok bölümlerinden yoksun bırakılması acısını hüzün dolu sözlerle şöyle anlattı: - “Şimdi siz buradan ayrılır, istediğiniz yerde gezer dolaşırsınız. Benim gözümde bunun ne büyük sevinç olduğunu bilemezsiniz. Halime bakın, sahip olduğunuz bu özgürlükten yoksunum, cumhurbaşkanıyım ama köşeye atılmış ve özgürlüğü sınırlı bir insanım. Bütün eğlencem, akşamları soframa topladığım arkadaşlara ayrılmıştır. Haydi şimdi buradan ayrılıp bol bol dolaşın, istediğiniz yerlere girip çıkın, istek ettiğiniz gibi eğlenin. Ben de bunun hayaliyle avunurum.” dedi. O akşam hepimiz masadan erken ayrıldık. İNANMAYANLAR DA HAKLIYDILAR Mustafa Kemal realist bir liderdi. Lekelemelerin siyaset kadrosunu nasıl daraltacağını ve kendisini bir avuç partizan takımı elinde bırakacağını düşünerek, açıkça bir suç işlemiş olanlar dışında yalnız kişisel değerlere saygı gösterdi. Sicil yoklamalarına rağbet etmedi. Bir gün bana: - Kuva-yı Milliye’ye inanmayanlar da inananlar kadar haklı idiler, demişti. KAHRAMAN TÜRK KADINI 17 Mart 1923 Tarsus: Mustafa Kemal İstasyon'dan şehre doğru, bir süre yaya olarak yürüdü. O'nu görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsusluların arasından neşe ile selamlar vererek, ilerledi. O sırada ansızın bir olayla karşılaştı. Milli Mücadele'deki çete giysili bir kadın, Atatürk'ün yolunu keserek ayağına kapandı. Gözyaşlarıyla şöyle haykırıyordu: —“Bastığın toprağa kurban olayım Paşam!" Mustafa Kemal onu yerden kaldırmak için eğilirken kulağına bu kadının Kurtuluş Savaşında cephelerde çarpışmış olan (Adile Çavuş) olduğunu fısıldadılar. Gözlerinden iki damla yaş düşen Mustafa Kemal, bu güneşten yüzü yanmış kadının elinden tutup ayağa kaldırdı ve ona şöyle seslendi: —“Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın." TÜRK ORDULARI BAŞKUMANDANIYIM Afyonkarahisar'ın hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak, geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi, Muzaffer Generalin doğup büyümüş olduğu Selanik'ten gelmişti. Yüz, kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediğinden kim olduklarını ve rütbelerini sormaya başlamıştı. — Binbaşı mısınız? — Hayır. — Albay mı? — Hayır. — Korgeneral mi? — Hayır. — Peki nesiniz? — Ben Mareşal ve Türk Orduları Başkomutanıyım! Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunanlı kekeledi: — Bir başkomutanın savaş hattına bu kadar yakın yerlerde dolaşması işitilmiş değil de!
|