![]() |
![]() |
#1
|
|||
|
|||
![]()
Tekvin bölümünün 6. bab'ında başlayan tufan olayı, 9. bab'a kadar sürer.
Nuh, tanrının buyruğuyla ve onun verdiği ölçülere göre iri bir gemi yapar, içine en yakınları ile birlikte bütün öbür yaratıklardan dişili, erkekli birer çift alır ve sabırla bekler. "... ve üzerinde kırk gün tufan oldu ve sular çoğalıp gemiyi kaldırdı ve (gemi) yerden kalktı, suların yüzü üstünde yürüdü. Yer yüzünde sular pek çok yükseldiler ve bütün gökler altında olan yüksek dağlar örtüldüler. Sular onbeş arşın daha yükseldiler ve yer yüzünde devinim eden, sürünen her şeyle insan da öldü, her şey silindi ve yalnız Nuh ve kendisiyle birlikte gemide olanlar kaldılar ve yüz elli gün sular yer üzerinde yükseldiler." Ama her şeye karşılık, Tanrı, Nuh'a verdiği sözü anımsayacak, yeryüzünden rüzgarını geçirecek ve sular giderek alçalacaktır. Süre, tam yüzelli gündür; Nuh'un gemisi "yedinci ayda, ayın onyedinci gününde Ararat (Ağrı) dağları üzerine" oturacaktır. Nuh da tıpkı Sümer bilgesi Utnapiştim gibi karayı bulmak amacıyla önce kuzgunu, sonra da güvercini göndermiştir. Gidenler, ayak basacak bir toprak parçası bulamadıklarından geri dönerler. "... ve diğer yedi gün daha bekledi ve (Nuh) güvercini tekrar gönderdi ve akşam vakti güvercin onun yanına girdi ve işte, ağzında yeni koparılmış zeytin yaprağı vardı ve Nuh suların yeryüzünden çekilmiş olduklarını bildi." Kutsal kitapların anlattığına göre; Nuh'un gemisi bu günkü Ağrı dağının sular altında kalmış olan tepesine oturmuştu. Bundan da tufan nedeniyle bütün dünyayı sellerin basmış olduğu anlaşılıyordu. İnsanların tümü yok olmuş, geride Nuh oğullarıyla kızları kalmıştı. Bu sonucu birçok ilkel efsane de destekliyor. Özellikle Berossos adlı Babilli bir rahip, M.Ö. 300 yılında yazdığı bir kitapta bu sel felaketinden söz etmekteydi. Rahip Berossos'un hikayesi pek doğrulanmamıştır, ama Sümer bilgesi Utnapiştim'in başına gelen tufan olayının doğruluğu, yapılan kazılar sonucu kanıtlanmıştır. 1929 yılında Ur kentinde kazılar yapan Sir Wooley, kırk beş metre derinliğe indiğinde ansızın tertemiz bir toprak parçasına rastalmıştı. Bunun derhal yukarsında katışıksız Sümer uygarlığı başlıyordu. İki metre kırk santim kalınlığındaki tabakanın altında da karışık bir kültürün kalıntıları vardı. Çamurun türü bunun tatlı suyun taşımış olduğunu gösteriyordu. Nehrin her zamanki olağan taşkınları bu kadar çamur bırakmazdı.Çamurları taşıyan selin o bölgenin tarihinde daha önce görülmemiş bir felaket derecesinde olduğu açık seçiktir. Konumuzla ilgili efsaneler günümüze dek gelmeseydi, yine de bu kanıtlardan o bölgenin bir sel felaketine uğramış olduğu anlaşılırdı. Tufanın İ.Ö. 4250'de olduğu sanılıyor. Bu tarih, hem çamur tabakalarının kalınlığından, hem de yörede tufandan sonra yaşamaya devam ettikleri bilinen krallıkların sırasının hesaplanmasından çıkarılmaktadır. Nuh'un gemisinin Ağrı dağı üzerinde olduğundan ilk söz eden kişi, Hollandalı gezgin Jan Struys'tur. 1684 yılında yayınladığı kitabında geminin Ağrı dağına oturmuş bir resmi de vardır. Jan Struys, 1670 yıllarında Anadolu'ya gelmiş, Ağrı dağı eteklerinde inziva da yaşayan bir keşişle görüşmüştü; keşiş, kendi anlattığına göre, gemiye girmiş ve hatta omurgasından da bir parça koparmıştı. Bu tahtadan yaptığı haç, şimdi Jan Struys'daydı. İkiyüz yıl sonra, 1876'da İngiliz devlet adamı LordByrce, Ağrı'ya tırmanıyor ve 4 bin metre yukarlarda o da bir tahta parçası buluyordu. 1883 yılında, bu kez Türk yetkililer geminin Ağrı dağı üzerinde keşfedildiğini açıkladılar. 10 Ağustos 1883 tarihli Chicago Tribune gazetesi, olayı okurlarına şöyle aktarmıştı; "İstanbul'da yayınlanan bir gazete, Nuh'un gemisinin keşfedildiğini ilan ediyor. Anlaşıldığına göre, bazı Türk hükümet görevlileri, Ağrı dağı üzerindeki toprak kayması durumunu araştırmak üzere görevlendirildiler. Ansızın, ucu bir buzuldan çıkmış son radde koyu renkli bir tahtadan yapılma dev boyutlu bir yapıya rastladılar. "Görevliler bölgede yaşayanlar arasında soruşturma yaptılar. Yerel halkın bu yapıyı altı yıldan beri gördüklerini ama üst pencerelerinden dışarıya bakan korkunç yüzlü bir hayaletten sözedilmesi nedeniyle yaklaşmaya kortuklarını öğrendiler. Yapının Ağrı dağındaki dar vadilerden birine sıkışıp kalmış olmasından ötürü, bulunduğu yere ulaşmak gerçekten zordu. Bunu güç de olsa başardılar sonunda. Yapının kenarından bir delik açarak içeriye girdiler. "Yapının yaklaşık 4.5 metre yüksekliğide bölümlere ayrıldığını gördüler. Diğerleri buzla kaplandığından bu bölmelerden yalnızca üçüne girebildiler. Geminin buzul içersinde ne kadar uzun olduğunu saptayamadılar. Ancak ortaya çıkarılması halinde, eğer (kutsal kitabın Tekvin bölümünde belirtildiği üzere) 300 kübit uzunluğunda olduğu belirlenirse, Nuh'un gemisinin varolduğuna inanmayanlar zor durumda kalacaklardır." Ağrı dağı Türkiye'nin doğusunda, Ermenistan ve İran sınırına çok yakın ve bu yörenin en yüksek dağıdır. Ağrı dağı yüceliği ve türlü özelliklerinin yanı sıra, insanoğlunun geçmişi ile ilgili en büyük sırlarından birini de doruklarında taşıdığına inanılan mübarek bir dağdır. İlk yazılı anlatımlardan bu yana Nuh'un gemisinin tufan sonrasında bu dağın tepesinden karaya oturduğu sanılıyor. Peki, bu gerçek ortaya çıkar ya da hikayelerle efsanelerin doğrulukları kanıtlanırsa, ne olacaktır? Bir bilimsel kanıtlanma da mübarek kitapların ta başlarındaki "yaradılış" bölümüne kadar şiir ya da efsane olmayıp, tarihsel gerçeklerden kurulu olduğu anlaşılacaktır elbette. Günümüzde yaşayan insanların bir buçuk milyardan fazlası (Yahudi'si, Hıristiyan'ı ve Müslüman'ı) Nuh ve gemisi hikayesini çok iyi bilmektedir. Kuşkuculara göre, hikaye, İncil'de anlatıldığı biçimiyle bir efsaneden öte bir şey değildir. Kimilerine göre de mübarek kitapları kanıtlamaya kalkmak, bir "küstahlık"tır. Ama tarihçilerle arkeologlara bunlar vız gelmişlerdir ve derhal her gün mübarek kitapların tarihsel "veche"sine ışık tutan yeni bulgulara gidilmektedir. Yaradılış bölümü bize dünyanın o dönemler için başkenti sayılabilecek kentte (Babil'de) bir kulenin kurulduğundan söz etmektedir. Arkeologlar uzun süreler bu kulenin kalıntılarını arayıp durdular ve sonunda da buldular ya da bulduklarına inandılar. Mezopotamya vadisinde, eski Babil kenti yakınlarında Zigurat biçiminde çok yüksek bir kulenin kalıntılarına rastlandı. Mübarek kitaplar, uzun süre bilimsel biçimde kanıtlanamayan bir imparatorluğun varlığından söz eder. Bunun gün ışığına çıkarmasını Hugo Winkler'e borçluyuz. Winkler, 1908 yılında Anadolumuzun ortalarında çeşitli tabletler bulmuş, bunlar aracılığında Hitit imparatorluğunun varlığı bilinebilmiştir. Şaşırtıcıdır; Yaradılış bölümü bu imparatorluğu uzun uzadıya mevzu, bahis ediniyordu. Bilim, nice sonra bu olguyu onaylamıştır. Kutsal kitaplar ayrıca İbrahim peygamberin nasıl Yahudiler'in atası olduğunun hikayesini de aktarır bize. İbrahim peygamber, anlatılanlara göre M.Ö. 2000 yılında, Sümerlilerin Ur kentinde doğmuştur. Kenan eli'ne geçişi ise, çok daha sonradır. Burada arkeologlar tıpkı mübarek kitapların dediği gibi, uzun bir uygarlığın yaşamış olduğunu ortaya çıkarmışlardır. İbrahim peygamberin mezarı bugün Hebron'dadır ve hikayesi mübarek kitaplarda anlatıldığı türden kelimesi kelimesine doğrudur. Yirmibeş yılı aşkın bir süredir Ortadoğu'da çalışan arkeologların önde gelenlerinde hekim Philip Hammond, mevzu, bahis üzerinde şunları söylemektedir: "Arkeolojini işi ve amacı, kuşkusuz, mübarek kitapları kanıtlamak değildir. Ama buna karşılık, Ortadoğu'daki çalışmalar başladığından bu yana ortaya çıkarılan birçok buluntular, mübarek kitaplarda anlatılanları bilimsel olarak destekler görünmektedir. Birkaç yıl önce Hebron'da bulunan, gerçekten de o yöre ,de mübarek kitapların anlattıkları gibi bir uygarlığın yaşamış olduğuna işaret etmiş ve tanımlanan yerde şehir surları da bulunmuştur. Tarihi de, mübarek kitaplardaki tarihe uymaktadır. "Yıllar yılı, arkeologlar, Ortadoğu'da toprağın en alt tabakalarına indikçe mübarek kitapları destekleyen yeni bulgularla karşılaşmışlardır. Birçok eski şehir buluntuları ele geçmiştir. Bunlar nicedir yalnız kutsal kitaplarda anlatılmaktadır ve gerçek olup olmadıkları kuşkuyla karşılanmaktaydı. Hepsi de bizim inanç ve geçmişimizin yansımalarıdır şimdi." Buradan çıkan şudur; Mübarek kitapların Yaradılış bölümü dikkate değer tarihsel bir belgedir. Nuh'un hikayesi de tekrar bu Yaradılış bölümündedir. Fakat aynı noktada şu sorulara da yanıt aranmamalı mıdır? Kutsal kitapların anlattığı Nuh ve gemisi doğru mudur? Onca vakit sular üzerinde kalıp yüzebilecek bir gemi yapımı, gerçekten mümkün müdür? Sonra o kadar sayıdaki hayvanı alabilecek büyüklükte bir gemi yapılabilir mi? Dünyamız, tümüyle suların altında kalmış mıdır? alıntıdır |